Güzel Nedir?

20 Mayıs 2021 20:41
A
a

 Hava çok sıcak. Cehennem sıcağı... Nazım'ın "Sıcaktı. Sıcak. Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı sıcak. Sıcaktı." dizeleri geçiyor zihnimden.
 
Kaleiçi'nin dar sokaklarından geçerken eski taş duvarların serinliğiyle ferahlıyor içim. Yürürken sokakta ayak seslerimin yankısını duyuyorum karşı duvardan. Beyaza boyalı, sıvası kısmen dökülmüş, duvarın sağ tarafında yeşil pervazlı, yukarıdan aşağıya sarkan begonvillerle yarısı örtülü küçük bir pencere... Ne kadar da güzel duruyorlar. Ve başka bir sokağa girip nihayet resim atölyesine varıyorum. Tuvalin başında, boyalı elleriyle, uzun ince boylu, başı tıraşlı, iri gözleriyle bana bakmakta olan dost gülüşlü adamı görüyorum. Kucaklaşıyoruz. Uzun bir sohbet başlıyor aramızda. Sokağın güzelliğinden bahsederken arkadaşıma, "Güzel nedir?" diye soruyor bana. "Güzel, az önce görmüş olduğum sokaktır. Senin resimlerin, sohbetin, dostla içilen kahvedir." diyorum. Vermiş olduğum cevaptan tatmin olmayarak, "Güzel resmi kastediyorum." diyor. "Yani güzel denen resim; dantel gibi işlenmiş, ince işçilikli, dilber dudaklı bir yüzün özenle çizilmiş resmi midir?" Üzgün bir ifadeyle, "Geçen gün, atölyeme gelen bir arkadaşım; 'Neden figürlerin yamuk yumuk? Daha güzel, sevimli, yakışıklı figürler yapamaz mısın? Bu çirkin suratı kim duvarına asmak ister ki?' dedi. Resmin dilini bilmeyen bir kişi, nasıl oluyor da bu kadar acımasız eleştiride bulunabiliyor." deyip susuyor ve derinlere bakarak iç çekiyor. Konuyla ilgili düşüncelerimi paylaşıyorum ve uzun uzun konuşuyoruz...
 
Atölyeden ayrılıp yeniden taş döşeli sokaklarda yürümeye başlıyorum. Güzel kavramı takılıyor aklıma. Kaleiçi'nin sokakları labirent gibi, her defasında yolumu kaybediyorum. Sonra yeni bir sokak ve bir sokak daha... Kesik Minare'yi görünce yönümü yeniden buluyorum. Nedense bu sokağı çok seviyorum. Kadim zamanlardan kalan değerler... Mistik bir havası var buranın. İlk olarak MS 2. yüzyılda Roma tapınağı olarak inşa edilmiş yapı, daha sonra 7. yüzyılda Bizans kilisesine, 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti tarafından camiye dönüştürülmüş.  1800'lü yıllarda bir yangın sonucu ana bina tahrip olmuş, minarenin bir kısmı yıkılmış. Orhan Pamuk, "Kusur üslubun anasıdır." der. Evet, bu yapıyı diğerlerinden ayıran, özel yapan, bu kusurdur işte. Yeniden güzel kavramı takılıyor aklıma. Güzellik denen şey, kusurlu olan şey midir?
 
Kafe ve barların önünde, masa ve sandalyelere oturmuş, neşeyle içeceklerini yudumlayan insanların yanlarından geçerek Hıdırlık Kulesi'ne doğru ilerliyorum. Kırmızı elbiseli, genç bir kadın takılıyor gözüme. Buğday tenli, saman sarısı saçları, deniz mavisi gözleriyle incecik bir kadın...
 
Sahiden, güzel nedir? Arzulanan şey mi? Kaç çeşit güzel vardır? Dostla içilen kahvenin güzelliği ile bir tablonun güzelliği aynı güzellik midir? Güzel bir kadın ile güzel bir resim, aynı güzel midir? Sanatçı neden güzeli arar?
 
Veron ve Tolstoy'un düşüncelerini harmanlayacak olursak:
Sanatçı; tecrübe ettiği bir duyguyu, çizgi, renk, hareket, ses veya kelimelerle; sanatsal ögeler aracılığıyla bir başka insana hissettiren kişidir. Bu duyguların ifade biçimine 'güzel' denir.
 
Sanatsal yaratıcılığın, güzellik denen kavramını araştıran bilim dalına "estetik" denir. En kısa tanımıyla 'estetik', güzelin bilimidir. Estetik kuramcıların 'güzel' kavramıyla ilgili yüzlerce tanımı vardır. Estetikçilerin birçoğu; 'sanatın amacının güzellik olduğu' düşüncesinde birleşmiş olsa da, ortak bir tanım çerçevesinde birleşememişlerdir. Tolstoy'un "Sanat Nedir?" adlı kitabında yer alan Pere Andre'nin güzellik sınıflandırmasına gidiyor zihnim. "Pere Andre, üç çeşit güzellik olduğunu yazmıştır: ilahi güzellik, doğal güzellik ve yapma güzellik."
 
Karacaoğlan'ın da üç güzeli yok muydu?
"Ben meylimi üç güzele düşürdüm
Biri Şemsi biri Kamer ill'Elif
Onların aşkıyla aklım şaşırdım
Biri Şemsi biri Kamer ill'Elif"
 
Karacaoğlan; üç doğal güzelliği (Güneş, Ay ve Elif), şiirinde kusursuz bir ahenk ve mükemmel bir dengeyle birleştirerek ikinci güzele yani sanatsal güzelliğe kavuşturmuştur.
 
Pere Andre'nin üç çeşit güzelinden, ilahi güzelliği ilahiyatçılara bırakarak meylimi iki güzele düşürmek istiyorum. Biri evrenin oluşturduğu 'doğal güzellik' diğeri ise sanatçının yaratımı olan 'sanatsal güzellik'... Evrenin güzelliği; hoşa giden, arzu edilen, haz alınan ve zevk alınan güzelliktir. Bir ressamın tuvalinde aradığı güzellik ise dengedir. Ressam, güzelliği kusursuz görünen bir kadının genç bedeninde arayabileceği gibi; elleri nasır tutmuş, teni buruşuk, kambur ve ihtiyar bir kadının bedeninde de arayabilir.
 
İki güzel birbiriyle karıştırılmamalıdır. Sanatsal güzellik doğal olan güzellik ile yer değiştirildiğinde resim doğru okunamaz. Resmin içindeki figürlerin doğal güzelliğe sahip olması veya figürlerin çirkin olması resmin değerini ne düşürür ne de arttırır.
 
Doğal güzellik ile sanatsal güzellik arasındaki farkı anlamamızı sağlayacağını düşündüğüm birkaç örnek vermek istiyorum:
 
Masanın üzerinde; dalından yeni koparılmış, mis gibi kokan, kıpkırmızı bir elma olduğunu varsayalım. Aç olan her insan o elmayı yemek isteyecektir. Çünkü o elma gerçektir ve doğal güzellikte olan bir meyvedir. Arzu edilen şeydir. Aynı elmayı bir tablonun içerisinde düşünelim. O, elma değildir artık, bir resimdir. Çizgi, leke ve renge dönüşmüştür. İşte buradaki güzellik, yeme isteği uyandıran arzu edilen güzellik değildir. Buradaki güzellik çizgi, leke ve rengin birbirleriyle olan uyumu, düzeni ve ahengidir.
 
Goya'nın "3 Mayıs 1808" adlı tablosu, Fransız işgalcilerine direnen Madrid halkının kurşuna dizilerek toplu hâlde katledilmelerini anlatır. Kurşuna dizilen insanların içinde bulundukları durum, kuşkusuz güzel olamaz. Bu tabloda 'güzel' olan şey, resmin içindeki figürler de değildir. 'Güzel' olan şey, ressamın bu katliam karşısında hissetmiş olduğu duyguyu, kusursuz bir denge ile bize de hissettirmesidir.
 
 
Edvard Munch için güzelliğin önemi yoktu. Düzgün ve özenli bir bitmişlik onu ilgilendirmiyordu. Çünkü o, hissetmiş olduğu duygunun inandırıcı ve heyecanlı olmasını istiyordu. Doğru ve özenli yapılmış hiçbir resim, Munch'un "Çığlık" adlı tablosundaki dehşet dolu korkunç duyguyu, doğa dışı ve inandırıcı bir şekilde veremez. Ve hiç kimse bu resme çirkin diyemez.
 
 
15. yüzyılda yaşamış doğulu sanatçı Mehmed Siyah Kalem'in minyatürleri, inanılmaz derecede etkilemiştir beni. Kaotik figürün yaratıcısı olan bu olağan dışı nakkaş, gündelik hayat dışında doğaüstü yaratıkları betimlemiş müthiş bir sanatçıdır. Siyah Kalem'in figürleri o kadar özgün ve sıra dışı ki, korkunç ve tuhaf görünümlerine rağmen inanılmaz güzellikteler.
 
Güzelliğine hayran kaldığım William Turner'ın fırtınalı peyzajları geliyor aklıma. Gerçek hayatta kim fırtınanın içerisinde olmak ister ki? Kasvetli, ölümcül ve dev dalgaların kükrediği azgın denizde kim olmak ister? Fakat bu ölümcül doğa, Turner'ın fırçasıyla ehlileşerek sanatsal coşkuya, sanatsal güzelliğe dönüşmüştür.
 
Sanatçı; evrenin yarattığı iyi-kötü, güzel-çirkin, acı-tatlı, yaşama dair ne varsa, duyumsadığı her şeyi sanatsal güzelliğe dönüştüren kişidir.
 
                                                                    Mayıs 2021 / Murat Oğuz
 
1000
icon
Seda ATALAY 6 Haziran 2021 20:33

Doyurucu bir yazı. Teşekkürler

0 0 Cevap Yaz
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

Sizce Antalya Resim Festivali devam etmeli mi?

e-gazete E-GAZETE
sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
duyurular DUYURULAR

Antalya News | Kültür Sanat Portalı