Sanatın Serüveni

13 Temmuz 2021 18:40
A
a
Antropologlar ve tarihçiler, tarihi yazıyla başlatır. Sanat  ise insanın varoluşuyla başlar. Paleolitik dönemde o ilk elin boyaya batırılarak mağara duvarına dokunması belki de iç güdüsel olarak ilk sanatsal dürtünün dışavurumuydu. Tabi ki bu söylemimi  ilk çağ eserlerinin sanat olarak algılanıldığı bakış açısı üzerine temellendirerek ifade ediyorum. Sanatın tarih öncesi dönemde doğal olarak "sanatın ne"liği gibi bir  sorun-sallık olmadan büyü, mit inancı ya da   ritüel amaçlı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte, ilk olarak Yunan ve Roma döneminin ideal güzellik duygusunun estetik yansımaları  olarak karşımıza çıkmasıyla da sanat için  bir şey değişmemiş, top-lumun inancına bağlı mitsel düşüncenin anlatınsal ifadesi olarak kullanılmaya devam etmiştir. Ne sanatın, ne de sanatçının özgürlüğü, özerkliği söz konusuydu. Tek Tanrılı inancın gelişmesi ile de  bir şey değişmemiş, aksine sanatın en kontrol altında olduğu bir süreç başlamıştır. Taki 18. yüzyılın sonlarında başlayan "romantik döneme" kadar dinin sanat üzerindeki hükmü devam etmiştir.



Resim 1:  1769 yılında, J. Watt buhar makinesinin patentini alır. İki yıl sonra, R.  Arkwright ilk  modern pamuk iplikhanesini açar. Bunlar Sanayi Devrimi’nin başlangıcının iki önemli  noktasıdır

 İlk Sanayi Devrimi (1750-1890) ile başlayan, ikinci Sanayi Devrimine (1896-1928) kadar süren "romantik dönem", sanatın bireyselleşmesine, özerkleşmesine  yol açan ilk sanat akımı olarak kabul edilmektedir. Romantizm akımı Kant’ın ünlü önermesi; “sanat yararsızdır ve çıkarsızdır”  üzerine temellenmiştir.  Kant bu söylemi ile sanatın, ahlakla ve bilimle (hakikatle) olan bağlarından koparmıştır. Çünkü bilim ve ahlak insanlığın yararına ve çıkarına çalışmaktadır. Dolayısıyla bu süreç, nihayet dinin ve yönetimin  baskısının kalktığı, sanatçının sanatında istediği konuyu seçme ve uygulama özgürlüğüne ulaşabildiği ilk dönem olarak sanat tarihinde yerini bulmuştur.
 
                                             
                                   Resim 2: Immanuel Kant (1724-1804)   

Başlangıçta romantizm, asillerin klasik sanat anlayışlarına, kaide ve ölçülerine, aristokrat biçime karşı gelişen bir küçük burjuvazi hareketiydi. Bu romantik asiler için ayrıcalıklı bir tema yoktu, her şey sanata layık bir konuydu. Duygu ve duyumları önemsemek, doğal güzelliklere hayranlık duymak, düş gücüne, hayallere önem vermek, insanın ruhsal dünyasına eğilmek  romantiklerin ilgisini çeken konular arasındaydı.


                                     
                                   Resim 3:  Caspar David Friedrich (1774 - 1840)
                                                   "Sislerin Üstündeki Gezgin"
                                                    1818
                                                    99x75 cm. 
                                                   Tuval üzerine yağlıboya


Romantizmi  başlangıçda devrimci niteliğinden dolayı toplumcu bakış açısının bir nevi hazırlayıcısı gibi görmek mümkündür. Ancak bu devrimci ve özgür ruh ile gelişen  konu özgürlüğü ve  özerklik meselesi çok uzun sürmemiş, daha farklı sorunları beraberinde getirmiştir. Sanatçı artık bir hamisi olmadığı için serbest bir pazar ile karşı karşıya kalmış, eserini satma sorunuyla yüzleşmek zorunda kalarak, bir rekabet ortamının içinde kendini bulmuştur. Bilindiği üzere her çağ kendi sistemini oluşturur. Bu süreçte de sanatçının imdadına  yeni bir pazar olarak feodalite yönetiminin dağılması ile ortaya çıkan burjuva sınıfı yetişmiştir. Ancak bu durum doğal olarak gelişmiş bir can simidi mi(?) yoksa burjuvazinin iyi düşünülmüş  stratejik hareketlerini  sanat ve sanatçı üzerinden yürütme politikası mıdır(?) bunlarda  sorgulanılması gereken başlıklar olarak karşımıza çıkmaktadır.

                         
     Resim 4: Karl Marks (1818-883)                       Resim 5: Friedrich Engels (1820-1895)                            
                             
Bilimi felsefesinin merkezine alarak, insan düşüncesini yanılgıya uğratan ve onu gerçeklikten uzaklaştıran bir takım dogma ve boş inanlara karşı çıkan Francis Bacon (1561-1626)'nın görüşlerinden hareketle sosyalizmin temellerini atan  Karl Marks (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895) ise  burjuva ideolojisinin sanatı bir araç olarak yıllarca kendi amaçları doğrultusunda kullandığını öne sürer. Ancak bunun yanı sıra sosyalist politikanın da toplumsal gerçekçi bakış açısıyla sanatı kendi ideolojisinde kullandığı da dikkat çekmektedir. 1930'larda,  Marks ve Engels'in sanatçının özgür olması gerektiği görüşlerine rağmen sosyalizm, toplumcu gerçekçiliği resmi bir akım olarak belirleyerek  siyasette sanatın gücünü ideolojilerinde kullanmaya başlamıştır.
Sanat ve sanatçı özgürlüğü  serüvenine devam edersek sanayi devrimleri sonrasında başlayan modernizmin getirdiği özerkleşme sonrasında, karşısına yeni hamisi  "kapitalist düzen" çıkar. Kapitalist düzen  art arda gelişen endüstrileşme, küreselleşme, medyatikleşmenin etkisiyle katlanarak büyür. Bu konuyu   Fischer “sanat ve kapitalizm” yazısında kapitalizmin Kral Midas’ın el sürdüğü her şeyi altına çevirmesi gibi dokunduğu her şeyi mala çevirdiği şeklindeki benzetmesiyle ele alır;
 
"Üretim ve üretkenliğin akla hayale gelmez bir biçimde artması, yeni düzenin dünyanın her yanına, insan hayatının bütün alanlarına yayılmasına yol açmıştır. Kapitalizm, eski dünyayı fırıl fırıl dönen bir molekül bulutu haline getirmiş, üretici ile tüketici arasındaki bütün bağları koparmış ve her türlü ürünü alıcısı ve satıcısı bilinmeyen bir pazara sürmüştür. Mal üretiminin her yana kol salması, iş bölümünün artması, işin kendisinin parçalanması ve ekonomik güçlerin belirsizliği, dolaysız insan ilişkilerini yok etmiş ve insanın toplumsal gerçek ile kendisine yabancılaşmasına yol açmıştır. Öyle bir âlemde sanat bir mal, sanatçı bir mal üreticisi olmuştur. Kişilerin patronluğunun yerini nasıl çalıştığı kolay kolay anlaşılmayan serbest piyasa ve halk denilen kimliği bilinmeyen müşteriler almıştır"
 
20. yüzyıl sonlarından itibaren küreselleşme sürecinin yoğun olarak yaşanması ile birlikte kültür ve sanatın kendisi bir tüketim ürünü, bir meta olarak piyasada görülmeye başlanmıştır. Şu ana kadar Batıda yaşanan toplumsal gelişmeler açısından değerlendirdiğim, sanatçının özgürlüğü ve sanatın özerkliği meselesi artık evrensel bir boyut kazanarak tüm dünya ülkelerinin de aynı sistemin  ağına düştüğü görülür. Bu durum, iletişim ve seyahatin çok daha kolay ve hızlı bir hale gelmesiyle birlikte durdurulamaz  doğal bir gelişme olarak karşımıza çıkar.
Küreselleşme ile kültür ve sanatın meta gibi kullanılışı sanatın ekonomik sistemde başlı başına bir sektör, bir yatırım aracı, bir kültürel araç olmaya başlamıştır. Yeni düzenin oluşturduğu, küratörler, sanat danışmanları, galeri sahipleri, müze yöneticileri, koleksiyonerler, sanat kuruluşları ve sanatı kurumsallaştıran büyük şirketler, fuarlar, festivaller yeni sanat piyasası olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla sanat yönetiminde yer alan bu birimlerin (sanatın ve sanatçının özgürlüğünü kısıtlayıcı yeni hamileri olarak)  sanatın ne olduğu, nasıl yapılması gerektiği konusunda karar verici bir merci olarak piyasayı ellerinde tuttukları görülmektedir
Sanat ve sanatçı özgürlüğü  serüvenine devam edersek sanayi devrimleri sonrasında başlayan modernizmin getirdiği özerkleşme sonrasında, karşısına yeni hamisi  "kapitalist düzen" çıkar. Kapitalist düzen  art arda gelişen endüstrileşme, küreselleşme, medyatikleşmenin etkisiyle katlanarak büyür. Bu konuyu   Fischer “sanat ve kapitalizm” yazısında kapitalizmin Kral Midas’ın el sürdüğü her şeyi altına çevirmesi gibi dokunduğu her şeyi mala çevirdiği şeklindeki benzetmesiyle ele alır;
 
"Üretim ve üretkenliğin akla hayale gelmez bir biçimde artması, yeni düzenin dünyanın her yanına, insan hayatının bütün alanlarına yayılmasına yol açmıştır. Kapitalizm, eski dünyayı fırıl fırıl dönen bir molekül bulutu haline getirmiş, üretici ile tüketici arasındaki bütün bağları koparmış ve her türlü ürünü alıcısı ve satıcısı bilinmeyen bir pazara sürmüştür. Mal üretiminin her yana kol salması, iş bölümünün artması, işin kendisinin parçalanması ve ekonomik güçlerin belirsizliği, dolaysız insan ilişkilerini yok etmiş ve insanın toplumsal gerçek ile kendisine yabancılaşmasına yol açmıştır. Öyle bir âlemde sanat bir mal, sanatçı bir mal üreticisi olmuştur. Kişilerin patronluğunun yerini nasıl çalıştığı kolay kolay anlaşılmayan serbest piyasa ve halk denilen kimliği bilinmeyen müşteriler almıştır"
 
20. yüzyıl sonlarından itibaren küreselleşme sürecinin yoğun olarak yaşanması ile birlikte kültür ve sanatın kendisi bir tüketim ürünü, bir meta olarak piyasada görülmeye başlanmıştır. Şu ana kadar Batıda yaşanan toplumsal gelişmeler açısından değerlendirdiğim, sanatçının özgürlüğü ve sanatın özerkliği meselesi artık evrensel bir boyut kazanarak tüm dünya ülkelerinin de aynı sistemin  ağına düştüğü görülür. Bu durum, iletişim ve seyahatin çok daha kolay ve hızlı bir hale gelmesiyle birlikte durdurulamaz  doğal bir gelişme olarak karşımıza çıkar.
Küreselleşme ile kültür ve sanatın meta gibi kullanılışı sanatın ekonomik sistemde başlı başına bir sektör, bir yatırım aracı, bir kültürel araç olmaya başlamıştır. Yeni düzenin oluşturduğu, küratörler, sanat danışmanları, galeri sahipleri, müze yöneticileri, koleksiyonerler, sanat kuruluşları ve sanatı kurumsallaştıran büyük şirketler, fuarlar, festivaller yeni sanat piyasası olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla sanat yönetiminde yer alan bu birimlerin (sanatın ve sanatçının özgürlüğünü kısıtlayıcı yeni hamileri olarak)  sanatın ne olduğu, nasıl yapılması gerektiği konusunda karar verici bir merci olarak piyasayı ellerinde tuttukları görülmektedir.
 
 
 Artık sanatta diğer tüketim malları gibi alınıp satılmakta, hatta özgürlüğüne ve özerkliğine sınırlar konularak yönlendirilmektedir. Çağdaş sanat kendini oluşturan yapısıyla, sanatçısıyla küresel sermayenin cazibe merkezi ve kültürel boyutta kullanacağı önemli bir araçtır ve hiçbir dönemde piyasayla bu kadar yakın olmamıştır. Sanat  adeta sanat yönetiminde yer alan birimler arasında kurgulanan bir gösteriye dönüşmüştür.
Tüm bu değişimleri, sanatın ve sanatçının değişen konumu ve özerklik arayışları çağın düşünme pratikleri, üretim anlayışları ve değer anlayışları doğrultusunda paralel biçimde evrimleşen gelişmeler olarak algılamak gerekir. Sonuç da sanat ve sanatçı kendi çağının düşünsel ve edimsel pratiklerinin içinde var olmakta  ve zamanının kültürel değerlerinin göstergesini yansıtmaktadır.
Bir önceki "sanat ve siyaset" isimli girizgah yazım ve sanatçının özgürlüğü, sanatın özerkliğinin kısa geçmişini anlattığım "sanatın serüveni" başlıklı bu makalem, ulaşmak istediğim hedef konunun  temelini atmak için yazılmış yazılardır. Bir sonraki makalemin de; Türkiye'de sanat ve  özerklik  sanat ve siyaset, sanat ve piyasa nasıl gelişmiştir? 70'lerin sanat ruhunun kaynağı nedir? 80'lerde değişen neydi? soruların cevapları üzerinde gezinerek  Antalya'nın en ses getiren  sanat festivali konusuna erişen bir araştırma yazısı olacağının ip ucunu vermek isterim.
                                                                          
                                                             Ayşe Özmak Mercan
                                                            Ressam, Resim Eğitmeni, Araştırmacı Yazar
 
1000
icon
Faruk Muratoğlu 15 Temmuz 2021 19:00

Tebrikler

0 1 Cevap Yaz
Ayşe Özmak Mercan

Teşekkür ederim Faruk bey.

0 0
Ahmet Korkmaz 15 Temmuz 2021 18:58

Ayşe Hanım, güzel yazınız için teşekkür ederim.

0 1 Cevap Yaz
Ayşe Özmak Mercan

Teşekkür ederim Ahmet bey.

0 0
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

Sizce Antalya Resim Festivali devam etmeli mi?

e-gazete E-GAZETE
sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
duyurular DUYURULAR

Antalya News | Kültür Sanat Portalı